ANASAYFA‎ > ‎Bozkır Merkez‎ > ‎Bozkır Bilgileri‎ > ‎

Efsaneler

 

Dünyanın ilk medeniyetlerinden birisi olan Konya İli Çumra İlçesi yakınlarındaki Çatalhöyük uygarlığının ortaya çıkmasına vesile olan unsurların başında gelen Bozkır İlçesi’nin içinden akmakta olan Çarşamba Çayı kenarlarında tarih öncesi dönemlerde avcılık, ulaşım, ziraat ve kesif insan yerleşmelerinin görüldüğünü belirten prehistoryacı bilim adamları; Bozkır, Bozkır İlçesi’ne bağlı Sazlı Köyü ve Harmanpınar Kasabası gibi yerleşim yerlerinde yazısız dönemden önceki devirlerde, insan yerleşmelerinin olduğunu, bir tarih verilmesi gerekirse Bozkır tarihinin dokuz bin yıl öncesine kadar gittiğini bildirmişlerdir.
Dokuz bin yıllık zengin tarihi olan bir ilçenin, folklor malzemesi açısından da zenginliği tartışmasızdır. İşte bu folklor malzemelerinden biri de “Bozkır Efsâneleri”dir.
Sayısının çok daha fazla olduğuna inandığımız Bozkır Efsâneleri ile ilgili olarak tespiti yapılabilen efsânelerimizin yazıldığı bu bölümde:
1-Bozkır İlçesi sınırları içinde bulunan Dere kasabasından elde edilen “Seyrek Basan Efsânesi”,
2-Bozkır İlçesi’ne bağlı; Ulupınar, Yazdamı, Hacılar, Işıklar Köyleri ile Hisarlık Kasabası yakınlarındaki çevreye hâkim bir tepe üzerinde kurulan, antik çağda: “İsauria” olarak bilinen, onuncu yüzyıldan itibaren Türklerin eline geçmesiyle “Zengibar Kalesi” olarak isimlendirilen harabelerle ilgili olarak elde edilen Battal Gazi Efsânesi” ile “Zengin Kral ve Süleyman Peygamber Efsânesi” ,
3-Önceden Bozkır İlçesi sınırları içinde kalan ve Bozkır’a bağlı bir kasaba iken, idari düzenlemeler sebebiyle ilçelik statüsüne kavuşturulan Suğla gölü kıyılarındaki Yalıhüyük İlçesi hudutları içinde kalan eski adı “Sandı”, şu andaki adı ile Arasöğüt olan yer ile ilgili olarak elde edilen Sandı Efsânesi” ile bu efsânenin başka bir varyantı olan And Efsânesi” olmak üzere toplam beş efsâne okuyucuların takdir ve ilgilerine aşağıda sunulmuştur:


Dereli Seyrek Basan Tasviri
(Çizim Erol KÖSE’ye Aittir)


DERELİ SEYREK BASAN EFSÂNESİ

Asıl adı Mustafa olan Seyrek Basan’ın gerek öyküsü, gerek efsanesi, gerekse masalı diyelim...Yaklaşık iki yüzyıldır Dere Kasabamızda kuşaktan kuşağa anlatılıp durur. Kimileri ise anlatılanların gerçek bir olay olduğunu söyler.
Mustafa yerine Seyrek Basan denmesinin sebebi de; Mustafa’nın çok uzun boylu olmasından dolayı, kocaman adımlar atıp, az sayıda adımla upuzun yollar almasındanmış. Başka birinin iki saatte gittiği yolu, Seyrek Basan bir saatte gidermiş.
Seyrek Basan, on altı-on yedi yaşlarında iken, yanına ak sakallı bir ihtiyar gelmiş, ona bir muska vermiş ve:
“- Bundan böyle yaşadığın sürece kimsenin malına, namusuna göz koymaz; kimseye kötülük yapmazsan bu muskanın gücü sayesinde sana kurşun işlemeyecek.” demiş ve gözden kaybolmuş.
Yine anlatılanlara göre bu olaydan sonra normal zamanlarda üzerinde aba elbise ile dolaşan Seyrek Basan, eşkıya ile çatışmaya girdiğinde veya kendisine pusu kurulup öldürülmek istendiğinde, üzerindeki aba elbise bir anda değişip, yanar dönerli parlak bir elbise haline gelirmiş. Bu durum da onu kurşunlardan korurmuş.
O tarihlerde Dere’de yaşayanlar barut imal edip, bunları Akseki Pazarı’nda satarlarmış. Fakat Antalya yöresine hakim olan bir Efe, pazara gelenlerin barutlarının çoğuna el koyarmış. Efe ile başa çıkamayanlar, Seyrek Basan’a gidip ondan yardım isterlermiş. Böylece, Seyrek Basan’a kurşun işlemediği de, dilden dile dolaşarak yayılmış.
Seyrek Basan, barutçularla birlikte Akseki’ye doğru yola koyulmuş. Akseki Dağları’nda efenin adamları olan tam dokuz kişi önlerine geçip, yollarını kesince çatışma başlamış. Birkaç saatlik çatışmadan sonra Seyrek Basan hepsini öldürüp, silahlarını almış. Bir süre sonra Akseki Pazarı’na gelmişler. Barutçular ürünlerini sergilemekte imişler. Seyrek Basan’da pazar yakınlarındaki bir kahveye gitmiş. Biraz sonra efenin adamları gelip, yine barutların büyük bir bölümünü almışlar. Barutçular, hemen Seyrek Basan’a haber vermişler. Pazar yerine gelen Seyrek Basan; efenin adamlarından birini yakalayıp ona, dağda öldürdüğü ve silahlarını aldığı arkadaşlarından bahsedince, arkadaşlarını tek başına öldüren adamla karşılaştığını anlayan efenin adamı çok korkmuş. Seyrek Basan, adamın yakasına yapışarak:
“- Git efene söyle! Bu aldığınız mallar hemen buraya gelmezse iki günde Antalya ve Akseki’yi başınıza yıkarım.” demiş.
Efe’nin adamı hemen gidip olanları efesine anlatmış. Anlatılanları dinleyen Efe,“ bu olsa olsa Seyrek Basan’dır.”demiş ve atına atlayıp doğruca Akseki Pazarı’na gelmiş. Orada Seyrek Basan’ı görünce :
“- Ben seni gökte ararken, yerde buldum.” diyerek boynuna sarılmış. Alınan mallar geri verildiği gibi birçok da hediye verilmiş. Dere’li barutçular köylerine dönmüşler. Seyrek Basan da altı ay kadar orada kaldıktan sonra Dere’ye dönmüş.
Seyrek Basan, kötülerin düşmanı, iyilerin ise dostuymuş. Zorda olan herkese yardım edip, en çok da yoksulları korurmuş.
Günümüzde Bozkır’a komşu olan Ahırlı’da da, o tarihlerde pazar kurulmaktaymış. Bu pazarda yörenin zengin Ermenileri de mal satmaktaymış. Ahırlı Pazarı’ndaki Ermeniler’in mallarına el koyup, bunları fakirlere ve evlenecek olanlara dağıtan Seyrek Basan, halk tarafından çok sevilir olmuş. Buna karşı çıkarları zedelenen zenginler, O’na düşman olmuşlar.
Bu sırada İzmir, Kemalpaşa taraflarında bir Rum eşkıya türemiş. Etrafı haraca bağlayan bu eşkıya, her türlü kötülüğü yapmakta, zamanın güvenlik güçleri bu eşkıyayı yakalamamaktaymış. Bunu duyan Seyrek Basan, hemen Kemalpaşa’ya gitmiş. Üzerinde aba elbisesi varmış. Doğrudan Kemalpaşa Karakolu’na gitmiş ve Karakol Komutanı’na çevreyi haraca bağlayan eşkıyayı öldürmek için geldiğini söylemiş. Karakol Komutanı :
“- O kadar yiğit gitti, hiçbiri de geri dönmedi, sen nasıl becereceksin.” demiş. Bunun üzerine Seyrek Basan :
“- Ben onu ortadan kaldıracağım, ama siz onu sağ mı, yoksa ölü mü istiyorsunuz? Onu söyleyin.” demiş. Karakol Komutanı karşısında abalı bir köylü olduğundan onun bu işi başaracağına hiç ama hiç ihtimal verememiş. Oradaki askerlerden biri :
“- Buna bir şans tanıyalım, bakalım ne yapacak?” deyince, Karakol Komutanı kabul ederek eşkıyayı canlı olarak teslim etmesini istemiş.
Seyrek Basan :
“- Canlı getiririm, ama bir şartım var.” demiş.
“- Nedir?” diye sorduklarında O’da :
“- Onu öldürmeyeceksiniz.” demiş. Karakoldakiler de;
“- Peki.” demişler.
Seyrek Basan, Karabel denilen yerde sekiz kişi olan eşkıya çetesiyle çarpışmaya girmiş. Dağlarda sürüsünü otlatan bir çoban sabaha kadar süren silah seslerini duymuş, sabaha karşı silah seslerinin kesildiğini duyunca Karakol’a giderek haber vermiş. Karakoldakiler hemen Seyrek Basan’ın eşkıyalar tarafından öldürüldüğünü düşünmüşler. Fakat az sonra Seyrek Basan, yanında üç eşkıya ile gelmiş. O, sekiz eşkıyadan beşini öldürmüş, üçünü de esir almış. Esir aldıklarından biri etrafı haraca bağlayan eşkıyaymış.
Seyrek Basan, çatışmaya girdiğinde üzerindeki aba elbise tılsımın etkisiyle kurşun geçirmez parlak elbiseye dönüşmüş. Karakol Komutanı onun bir gün önce konuştuğu kişi olduğuna inanamamış. Çünkü o zaman üzerinde aba elbisesi varmış. Seyrek Basan aynı kişi olduğunu söylemesine rağmen Karakol Komutanı yine de inanamamış. O sırada üzerindeki parlak elbise birden değişerek eski aba elbiseye dönüşmüş. Karakol Komutanı o zaman, O’nun bir gün önce konuştuğu kişi olduğuna inanmış. Seyrek Basan’a :
“- Bizi büyük bir belâdan kurtardın ne istersen iste, hemen verelim.” demiş. Seyrek Basan kabul etmemiş. Ona büyük bir toprak parçası vermişler. Fakat Seyrek Basan, bunu da kabul etmemiş.
“- Benim malda mülkte gözüm yok.” demiş.
Seyrek Basan, Söke’de uzun süre kalmış. Oraları Rum ve Ermeni çetelerinden temizlemiş. Kendine Söke ve Söke’nin Sarıkemer Köyü arasında bulunan Ambarkavak köprüsünü sınır olarak çizmiş. (Bu sınır bugün Söke ve Sarıkemer arasında hala Seyrek Basan sınırı olarak anılır.)
Seyrek Basan uzun süre sonra Dere’ye gelmiş. Dere’den Ahırlı Pazarı’na giderken yolda sırtına çalı çırpı yüklenmiş bir kadının:
“- Kurşunlara gelesin. Allah canını alsın Seyrek Basan.”diye beddua ettiğini duymuş. Kadın onun Seyrek Basan olduğunu bilmiyormuş. Seyrek Basan kadına yaklaşarak;
“- Seyrek Basan’a ne diye beddua edersin?” diye sormuş. Kadın da :
“- Başkaları diyor, ben de onun için diyorum.” demiş.
Bunun üzerine Seyrek Basan kendini tanıtmış. Kadın çok korkmuş. Seyrek Basan, kadının çalı çırpısını indirmiş, bir kenara atmış ve kadına değerli hediyeler vermiş. Az önce beddua eden kadını, sevinç içerisinde ve dualarla geride bırakan Seyrek Basan, yoluna devam etmiş.
Seyrek Basan bir süre sonra Dere’de Gökçe Kız denilen bir kıza tutulmuş. Babasından o kızı kendisine istemesini söylemiş. Bunun üzerine babası kızı istemiş. Kızın babası :
“- Benim kızım Seyrek Basan’a yaramaz.” demiş. Seyrek Basan’ın babası nedenini sorunca da; kızının sol göğsünün hasta olduğunu, bu göğsünün hemen hemen yok gibi olduğunu söylemiş. Babası gidip durumu Seyrek Basan’a anlatmış. Fakat Seyrek Basan, ille de o kız olacak diye diretmiş. Bir gün kızın önüne çıkarak, kıza :
“- Neden beni istemedin?” diye sormuş. Bunun üzerine zor durumda kalan kız sol göğsünü açarak Seyrek Basan’a göstermiş ve neden evlenmek istemediğini böylece açıklamış. Seyrek Basan oradan üzüntüyle ayrılmış.
Kız evine gittiğinde olanları ağabeylerine anlatmış. Buna çok kızan ağabeyleri pusu kurmuşlar ve Seyrek Basan’ı vurmuşlar. Vurmasına vurmuşlar ama kendileri de vurup vurmadıklarını bilememişler. Çünkü Seyrek Basan, atının üstünde hiç sendelemeden durmaktaymış. Üstelik onu kurşunlardan koruyan tılsımı varmış. Fakat gerçekte Seyrek Basan vurulmuş ve yaralanmış. Yaralı olarak atının üzerinde, Dalamaz (Dere Kasabası çıkışında, Harmanpınar yolu üzerindeki mevkii) denilen yere gelmiş. Söğüt ağaçları dibindeki çeşmenin yanında oturan kadınlardan su istemiş. Kadınlar su verecek kaplarının olmadığını söylemişler. Bunun üzerine Seyrek Basan atından inmeden ayakkabısını çıkarmış, su doldurup vermeleri için kadınlara uzatmış. Yaralandığı için yarasından akan kan ayakkabısına dolmuş. Bunu gören kadınlar O’nun vurulduğunu anlamışlar. Böylelikle de Seyrek Basan’ın vurulduğu kısa sürede çevreye yayılmış.
Kimseye kötülük yapmadığı sürece, kurşuna karşı tılsımlanmış olan Seyrek Basan; Gökçe Kız’ın önünü kesip, onu göğsünü açmak zorunda bırakınca tılsım bozulmuş ve vurulmuş.
Yaralı olarak atının üzerinde, Avrana’ya (Arvana da denilmekte olan bu yerleşim yeri Konya İli Seydişehir İlçesi sınırları içinde yer alan bir köydür. Suğla gölü kıyısında kurulu olan bu köyün şimdiki adı Çatmakaya’dır.) giden Seyrek Basan, orada bir çoban bulmuş. Ona para vermiş ve çeşitli şeyler almasını söylemiş. Kendisi de bir mağaraya gizlenmiş. Vurulduğunu Bozkır Karakolu da duymuş. Jandarma Komutanı yanına askerleri alarak Dere Kasabası’na gelmiş. Seyrek Basan’ın babasını da alarak, gizlendiği mağaraya gelmiş. Komutan Seyrek Basan’ı öldürmek istememekteymiş. Ama Jandarma içinde bulunan Ermeni asıllı biri mağaranın ağzına gelerek içeriye doğru ateş etmeye başlamış. Seyrek Basan’da karşılık verince çatışma başlamış, üç saat süren çatışma sonunda Seyrek Basan öldürülmüş.
Seyrek Basan’ın cesedini ele geçiren Ermeniler kafasını kesip hınçlarını kesik baştan almışlar.
Ermenilerin bu yaptıklarını duyan Gökçe Kız’ın ağabeyleri :
“- Kız kardeşimiz kötü olaydı da; Seyrek Basan’ı vurmasaydık. Bunlar olmasaydı” diyerek pişmanlıklarını dile getirmişler. Olaya neden olduğunu düşündükleri kız kardeşlerini vurmuşlar.
Böylece Gökçe Kız’ın ruhu Seyrek Basan’ın ruhuyla kavuşmuş.

EFSÂNE ÜZERİNE AÇIKLAMALAR :
Dilden dile, kuşaktan kuşağa anlatılan “Seyrek Basan” adlı efsânemizi; Dere Kasabası İlköğretim Okulu Sosyal Bilgiler Öğretmeni Şenol ÇIPA, Dere İlköğretim Okulu’nda öğretmenlik yaptığı yıllarda Dereliler’den derlemiştir.
Efsânede dikkati çeken en büyük özelliklerin başında Dere Kasabası’nda barut imâl edilmesi, bu barutların çevre pazarlarda satılmasıdır. Bu durum, araştırmacılarımıza ileride belki ışık tutabilecek bir bilgi olabilecektir.
Efsânede dikkat çeken başka bir özellik ise şu şekildedir: Seyrek Basan, on altı-on yedi yaşlarında iken ak sakallı bir ihtiyarın kendisine bir muska vermesi ve “bundan böyle yaşadığın sürece, kimsenin malına, namusuna göz koymaz; kimseye kötülük etmezsen bu muskanın gücü sayesinde sana kurşun işlemeyecek.” deyip gözden kaybolmasıdır. Tıpkı Beğbira adlı Bozkır Masalı’nda olduğu gibi yaşlı bir dedenin çocukları olmayan bir karı kocanın yanına gelerek sihirli bir elma vermesi ile benzerlik taşıması ilginçtir. Hem Beğbira adlı masalda, hem de Dereli Seyrek Basan Efsânesi’ndeki ortak nokta; ak sakallı bir dedenin öğütlerine uyulmak istenmesi, kötü işlerden uzak kalınması ve sabredilmesi şartlarıdır.
Bu ak sakallı bilge dedenin, Beğbira Masalı ile Seyrek Basan Efsânesi’ndeki aynı kişi olduğu düşünülebilir. Bizce bu kişi, büyük bir ihtimalle Bozkırlıların, biz Türklerin Ermiş Atası, Korkut Atası; Dede Korkut’tur.


BATTAL GAZİ EFSÂNESİ:

Seyit Battal Gazi, ülkeler fethederek, Zengibar Kalesi karşısındaki sırtların ardına kadar gelmişti. Bu kaleyi de fethetmek istiyordu. Fakat; Zengibar ile kendi askerlerinin bulunduğu yer arasındaki uçurumları aşıp Zengibar Kalesi’ne ulaşmak, her babayiğidin harcı değildi. O çok akıllı ve usta bir kumandandı. Ne askerini kırar, ne de istediğinden vazgeçerdi. Battal Gazi düşündü, taşındı. Ertesi sabah kimseye haber vermeden kılığını değiştirerek bir çerçi oldu, omuzuna bir heybe alarak, içine boncuk ve dokuma koydu. Zengibar Kalesi’nin kapısına geldi. Nöbetçiler ne istediğini sorunca, O da fakir bir çerçi olduğunu, eğer müsaade ederlerse üç beş akçelik alış veriş edip çoluk çocuğunun ekmeğini kazanacağını söyledi. Nöbetçiler O’nun kurnazlığını anlamadılar, şüphelenmediler ve müsaade verdiler. Alış veriş bahanesi ile her yere girdi çıktı. Her kıyıyı bucağı öğrendi. Kaledeki kuvveti anladıktan, kalenin neresinden hücum edileceğini tasarladıktan sonra da kaleden çıktı ve karargâhına döndü. İlk işi askerlerine emir vermek oldu :
“- Civar köylerde ne kadar boynuzlu hayvan ve ne kadar iç yağı varsa toplayıp, bana getirin.”
Askerleri hemen dağıldılar ve bütün boynuzlu hayvanlarla toplayabildikleri yağları getirdiler. Seyit Battal Gazi, bu iç yağlarından mumlar yaptırdı, hazırlattı. Gece olunca askerler mumları hayvanların boynuzlarına diktiler ve fitillerini yaktılar.
O gece, karanlık ve sessiz bir geceydi. Birden bire davullar çalmaya başladı. Boynuzlarında yanar mumlar dikili hayvanlar, bütün hızları ile Zengibar Kalesi’nin karşısındaki sırtı aşarak kaleye doğru koşmaya başladılar. Fakat; bu kalede bulunan askerler gece karanlığında uzaktan meşâlelerle koşarak gelenlerin hayvan sürüsü olduğunu fark edemediler. Türk Askerleri’nin ellerinde meşâleler taşıyarak kaleye hücum ettiklerini zannettiler. Karanlıklar içinde sırtı aşarak yaklaşan meşâlelerin kum gibi kalabalık olduğunu görünce pek büyük bir ordunun saldırdığına inandılar.
“- Bunların çıralısı bu kadar, ya çırasızı kim bilir ne kadardır?” diyerek karşı koymaktan vazgeçtiler ve bir tek ok bile atmadan kimi vadilere inip kaçtılar, kimi de kendilerini uçurumlardan attılar. Seyit Battal Gazi, böylece bir tek şehit vermeden kaleyi fethetti.
İşte buraları, böylece Türk İli oldu...


Battal Gazi Efsânesi’nin Doğmasına Sebep Olan Zengibar Kalesi

EFSÂNE ÜZERİNE AÇIKLAMALAR Bozkır Halkı tarafından Zengibar Kalesi olarak bilinen bölge, Bozkır İlçe merkezine 16 km. uzaklıktadır. Antik çağda İsauria Kenti olarak yapılan şehre ait harabeler, geçen onca zamana karşı asırlara meydan okurcasına günümüze kadar gelebilmiştir.
Zengibar Kalesi; Bozkır İlçesi sınırları içinde bulunan Konya Ovası’nı Toroslara bağlayan yüksek tepelerden birisi üzerinde yer alır. Denizden ortalama yüksekliği, burada araştırma ve inceleme yapan sanat tarihçileri tarafından 1.750 metre olarak tespit edilmiştir.
Çevreye hakim bir tepe üzerinde bulunan ve halkımız arasında Zengibar Kalesi olarak bilinen yüksekliğin; kuzeydoğusunda Hacılar Köyü, güneyinde Işıklar Köyü ile Hisarlık Kasabası, batısında Yazdamı Köyü, kuzeybatısında Ulupınar Köyü bulunmaktadır.
Antik çağda İsauria Eyâleti olarak bilinen bölgenin başkenti olan şu andaki bilinen ismiyle, Zengibar Kalesi’ne antik çağda “İsauriapolis” denilmekteydi. İsaurialılar adlı savaşçı ve korsan bir kavmin kurmuş olduğu Antik İsauria Kenti’nin, zaman içerisinde İsaurialılar, Galatyalılar, Romalılar arasında çıkan savaşlar neticesinde el değiştirdiği, bu el değiştirmeler neticesinde bazen kısmen, bazen de tamamen tahrip, daha sonra yeniden imar ve tahkim edildiği hakkında bilgiler veren hemşehrimiz Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa YILMAZ; “İsauria Bölgesi’nin M.S. 395 yılında Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılması sebebiyle Doğu Roma, yani Bizans İmparatorluğunun sınırları içinde kaldığını, İsauria’nın Bizanslılar için öneminin M.S. 867 tarihine kadar devam ettiğini, bu tarihten sonra İsauria’nın Bizans nazarında gözden düştüğünü” Selçuk Üniversitesi için 1995 yılında hazırlamış olduğu, “Heykeltraşlık Açısından İsauria Bölgesi Figürlü Mezar Anıtları” adlı doktora tezinde belirtmektedir.
Anadolu, Selçuklular gelmeden önce İslâm Âlemi ile temas halinde idi. Ta Hz. Ömer, Hz. Osman devirlerinde İslâm orduları bu topraklara gelmişlerdi. Emeviler ve Abbasiler zamanında İslâm Orduları defalarca Anadolu’yu bir baştan bir başa geçerek Bizans’ın devlet merkezi Kostantiniyye’yi (İstanbul) kuşatmışlardı. Fakat Emeviler ve Abbasiler, Ömer b. Abdülaziz zamanı hariç bu topraklarda hasbi bir cihat ve fetih ruhunu yaşatamamışlardı. Bu arada yalnız destanlaşan Emevi komutanı Battal Gazi’yi (Abdullah el-Battal-Ölümü:739-740) hariç tutmak gerekmektedir. Halkın gönlünde yer tutan ve Peygamber soyundan olmadığı halde “Seyyid” denilen Battal Gazi’yi harekete geçiren “mal, mülk, şöhret, ganimet aşkı” değildir. Âdil, samimi, ahlâklı bir kahraman olan Battal Gazi, gaza ve şehadet aşkına sahiptir. O’nun, Anadolu insanı ile İslâm arasına gerilen Bizans yönetimini “en olmadık usüller ve ferdi kahramanlıklarla yatağında vurması”, halkın gözündeki “Bizans mitini” yıkmıştır. Bizans kuşatması hatta Bizans İmparatorunu kaçırması da vuku bulan Battal Gazi, Anadolu’da şehâdet şerbetini içince unutulmamıştır. Aksine O’nun samimiyet ve yiğitliği dillere destan olarak “Battalnâmeler”le yaşamış, araya asırlar girse de Danişmendoğulları’na aynıyla geçmiştir. Battal Gazi, Anadolu insanınca o kadar benimsenmiştir ki, Danişmentliler, aslı olmadığı halde Battal Gazi soyundan olduklarını söylemişlerdir. Aslında Bizans’a, Haçlı’ya karşı mücadeledeki hasbilik ve azimde ortaklık vardı. Onun için Battal Gazi’nin kahramanlıklarını anlatan eserlere “Danişmendnâmeler” denildi. Yiğitlik, erlik, mertlik duyguları ile yoğrulmuş Müslüman Türk, Anadolu’da Battal Gazi’den iki asır sonra gaza ve cihad aşkını yeniden yaktı.
Bozkır Zengibar Kalesi ile ilgili Battal Gazi Efsânesine Bozkır Battalnâmesi” adı verilmesi de herhalde yerinde olacaktır. Çünkü, Battal Gazi’nin; “en olmadık usüller ve ferdi kahramanlıkları ile Bizans’ı yatağında, yani İsauria’da vurması”nın bir örneği de, Zengibar Kalesi’nin Battal Gazi tarafından fethedilmesinde görülmektedir. Efsânemize göre Türk İli olduğu belirtilen Zengibar’ın, yani Bozkır’ın gerçek anlamda Türk İli olması Battal Gazi’den iki asır sonra gerçekleşmiştir. Türkler’in Anadolu’ya gelip yerleşmeleri, çeşitli keşif hareketleri ve akınlarını müteakiben, 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra olmuştur.
“Battal Gazi Efsânesi”, Fevzi SELEN’in, 1927 yılının yaz mevsiminde Bozkır’a yaptığı geziden sonra kaleme aldığı “Zengibar Harabeleri” adlı gezi yazısından alınmıştır.
Menkıbeye Battal Gazi Efsânesi ismi tarafımızdan verilmiş olup, efsânede güncelleştirme amaçlı olarak küçük değişiklikler yapılmıştır. Fevzi SELEN’in naklettiği bu menkıbe, destan veya efsâne, Zengibar Kalesi’nin çevresinde o vakitlerde yaşayan adı verilmeyen bir köylünün ağzından dinlenmiştir. Zengibar Kalesi’nin çevresinde bulunan kasaba ve köylerimizde Battal Gazi ile ilgili çeşitli varyantlarla “Battal Gazi Efsâneleri” söylendiğine kesin olarak emin olduğumuzu da belirtmek isteriz.


Hakkında Efsâneler Yazdırıp, Dillerde Dolaştıran
Zengibar Kalesi


ZENGİN KRAL VE SÜLEYMAN PEYGAMBER EFSÂNESİ:

Vaktiyle Zengibar Sarayları’nda, dünyanın en zengin kralı otururdu. O’nun hazinelerinin anahtarlarını kırk katır taşırdı. O zaman Süleyman Peygamber devriydi. Hazreti Süleyman, inlere ve cinlere, büyük, küçük hayvanlara, yeryüzünün bütün mahlûklarına hükmeden şöhreti dünyayı tutmuş bir peygamberdi. O, kralla mektuplaşıyor, görüşmedikleri halde birbirlerini adeta seviyorlardı. Birbirlerine elçiler yolluyor, hediyeler gönderiyorlardı. Nihayet bir gün, görüşmek arzusunu duydular. Süleyman Peygamber, kralı payıtahtına davet etti.
Kral hazırlık yaptı. Vezirlerini, vekillerini alarak debdebe ile yola çıktı. Aylarca seyahatten sonra Sultan Süleyman’ın payitahtına vardı. Başta Sultan Süleyman olmak üzere payıtahtın bütün halkı, kralı karşılamaya çıktı. Kralı, elmaslı, incili tahtırevanlar içinde, dünyada misli kurulmamış muhteşem saraylara götürüp misafir ettiler.
Sultan Süleyman, dünyada hiçbir hükümdara nasip olmayan çok debdebeli bir saltanat sürüyordu. Dünyada mevcut bütün mahluklar onun işaretine bakıyorlar, her buyurduğunu anında ifa ediyorlardı. Çünkü O, bütün dünya mahluklarının dilini biliyor ve onlarla konuşuyordu. Bütün dünya ülkelerinde O’nun fermanı dinleniyor, O’nun hükmü geçiyordu. O’nun oturduğu saraylar, dağlar gibi büyük, cennetler gibi güzeldi. İşte kral bu saraylarda aylarca misafir kaldı.
Süleyman Peygamber, kralı kendi tahtında yanı başında oturttu. Ona, hiçbir misafire gösterilmeyen itibarı gösterdi. Kral, düşünülmesi akıllara zarar olan bu saltanat karşısında hayretten hayrete düştü. Süleyman’ın hükümlerini işitti, adaletini gördü. O, bütün mahlukların peygamberi olduğu için yalnız insanların değil, büyük küçük bütün mahlukların davasını görür, bütün ülkelere adalet dağıtırdı.
Bir gün tahtında oturup kralla konuşurken bir serçe geldi. Süleyman Peygamber’in ayağını öperek konuşmak için müsaade istedi. Süleyman Peygamber müsaade edince dedi ki :
“- Ey hükümdarlar hükümdarı Sultanım! Vahşi ormanların birinde uçarken ab-ı hayatı buldum. Ondan içen ölmez ve kıyametlere kadar yaşar. Eğer siz de ebedilik sırrına ermek isterseniz, ferman buyurun, bir miktar getireyim.”
Süleyman Peygamber bir an düşündü ve sonra hemen getirmesini emretti. Minimini uçtu ve uzaklara gitti.
Kral bu konuşmadan bir şey anlamamıştı. Çünkü O, öteki faniler gibiydi, kuşların dilinden anlamıyordu. Süleyman Peygamber, O’na her şeyi olduğu gibi anlattı. O zaman kralı büyük bir heyecan aldı, içini çekti. Ah, O da ab-ı hayattan bir yudum içebilseydi.
Biraz sonra bir serçe kuşu huzura geldi ve Süleyman Peygamber’den müsaade alarak söze başladı :
“- Ey hükümdarların hükümdarı Sultanım! Demin huzurunuza gelip ab-ı hayatı bulduğunu söyleyen bir arkadaşımla göklerde karşılaştım. Size ab-ı hayat getirmek üzere vahşi ormanlara uçtuğunu söyledi. Sultanım, müsaade ederseniz o vahşi ormanlardaki pınarlardan çıkan ab-ı hayatın bir sırrını size haber vereyim. Yeryüzünün benden başka hiçbir mahlûkatı bu sırrı bilmez. Ben de bunu bir tesadüfle öğrendim. Bu sır şudur: Bu ab-ı hayattan içen kıyamete kadar ölmez, fakat onun bir ölçüsü vardır ve bu ölçüyü yerlerin ve göklerin, dünyaların ve ahiretlerin, cennetlerin ve cehennemlerin yaratıcısı ezeli ve ebedi Ulu Tanrı’dan başkası bilmez. Eğer bir kimse bu ab-ı hayattan ölçüsüz bir miktarda içerse, hayatı yine bir gün sona erer, fakat bu ab-ı hayatın tesiriyle her yıl dirilir ve sonra yine ölür. Ve bu hal kıyamete kadar böyle devam eder. Ey benim dünyalara hükmeden Sultanım! Umarım ki bu sırrı anladıktan sonra artık ab-ı hayata tamâh etmezsiniz.”
Serçe kuşu bunları söyledikten sonra müsaade alıp huzurdan çıktı ve gitti.
Biraz sonra birinci serçe kuşu gagasının ucunda bir meşe palamudunun minimini yüksüğü olduğu halde huzura geldi. İçinde hemen hemen bir yudumluk ab-ı hayat vardı. Süleyman Peygamber, yüksüğü aldı ve ağzına götüreceği yerde yerlere serpti. Ab-ı hayatın damlaları kar gibi beyaz mermerlerin üzerine düştü. Bunu gören misafir kral hemen fırladı ve yerlere kapanarak su damlalarını yaladı. O, bunu o kadar çabuk yapmıştı ki; Süleyman Peygamber önlemeye vakit bulamamıştı. Kral bunu yapmıştı. Çünkü; ikinci serçe kuşunun huzura niye geldiğini ve neler söylediğini anlayamamıştı.
Kral, Süleyman Peygamber’in payıtahtından hemen o gün ayrıldı ve sarayına döndü. Yaptığı bu yanlışlığın tasasına dayanamayarak bir zaman sonra öldü. Anahtarlarını kırk katırın taşıdığı ve yerini kendisinden başka kimsenin bilmediği altın ve mücevher dolu hazinelerini bıraktı.
Şimdi her yıl bir defa dirilir, gözlerini açar, dudaklarını oynatır, etrafındakilere sorar :
“- Bozkır yeni mi giyer, eski mi giyer ? “
Eğer :
“- Yeni giyer!” derlerse anlar ki; Bozkırlılar yerleri kazıp araya araya kendisinin hazinelerini bulmuşlar, fakirlikten kurtulup zengin olmuşlar, al kumaşlardan yeni elbiseler kuşanıp giyinmişler.
Eğer :
“- Eski giyer!” derlerse anlar ki; Bozkırlılar yerleri kazıp aradıkları halde kendisinin hazinelerini bulamamışlar, fakirlikten kurtulamamışlar, al kumaşlardan elbise yapıp giyinememişler, sırtlarındaki eski elbiselerle kalmışlar...


İsauria Antik Kenti’nde Bir Kaya Mezarı.
(Belki de Zengin Kral’ın Mezarıdır!)

EFSÂNE ÜZERİNE AÇIKLAMALAR: İsauria Antik Kenti’nde; Roma ve Bizans mimari tarzlarına ait savunma amaçlı olarak yapılan: kilise, zafer takları, kaya mezarları, kuleler, kale surları, mezarlıklar, şehir kapıları, halk meydanı gibi kalıntılar mevcut durumdadır.
İsauria Antik Kenti’ndeki harabeler sebebiyle zaman içerisinde, define veya hazine arayıcıları tarafından kaçak kazıların yapıldığı, buradaki eserlerin şuursuz bir şekilde tahrip edildiği çevre köylüler tarafından söylenmektedir.


Bozkır Zengibar Kalesi
(İsauria Antik Kenti Harabeleri)

Bu durumun önlenmesi amacıyla; İsauria Kenti (Zengibar Kalesi), Konya Kültür ve Tabiat Varlıkları Kurulu’nun, 11.09.1987 gün ve 250 sayılı kararı ile “SİT Alanı” haline getirilmiştir.
“Zengin Kral ve Süleyman Peygamber Efsânesi”, Halkevi Yayınları’nın 1942 yılında çıkardığı Konya Mecmuasının 40. sayısına ait 52., 53. ve 54. sayfalarında Fevzi SELEN imzası ile yayınlanan “Zengibar Harabeleri” adlı gezi yazısından alınmıştır.
Menkıbeye, Zengin Kral ve Süleyman Peygamber Efsânesi ismi tarafımızdan verilmiş olup, efsânede güncelleştirme amaçlı olarak küçük değişiklikler yapılmıştır. Fevzi SELEN’in naklettiği bu menkıbe, destan veya efsâne, Zengibar Kalesi’nin çevresinde o vakitlerde yaşayan adı verilmeyen bir köylünün ağzından dinlenmiştir. Kanaatimize göre bu köylü, Ulupınar Köyü’nden olsa gerektir. Zengibar Kalesi’nin çevresinde bulunan kasabalarımız ve köylerimizde Zengin Kral ve Süleyman Peygamber ile ilgili çeşitli varyantlarla “Zengin Kral ve Süleyman Peygamber Efsâneleri”nin söylendiği kanaatinde olduğumuzu da belirtmek isteriz.



SANDI EFSÂNESİ:

Arazinin darlığı, kuraklığı ve çoraklığı ile ün salmış bulunan Bozkır Kazası’nın bütün bu tabiat nankörlükleriyle alay eden Suğla Gölü mıntıkasında ve gölün doğu kıyısında eski, pek eski zamanlarda bir bey yaşarmış.
Emeğini toprağın bereketi emrine vererek bol hububat elde edermiş.
Yılın birinde Bozkır, belki Konya için de felâketli denilen bir mahsul yılında kuraklık dolayısıyla hemen tamamen suyu çekilmiş bulunan Suğla arazisinden bereketli bir mahsul kaldırmış.
Bütün uzak ve yakın köylerin armut kurusundan un ve yaban dikenlerinden saman tedariki için çırpındıkları bir sırada kendisi, cimri bir zenginin kasası titizliği ile ambarları üzerinde titrer olmuş. Ahırlı Nahiyesi’ne adını veren ahırın sahibi bulunan civardaki Arvana herkes gibi daralmış, bu beye katırlar sırtında altun göndererek biraz buğday ve saman tedarik etmek istemiş. Bey, Arvana Beyi tarafından gönderilen altunları, getiren hayvanların önüne koymuş; ne yapacağını ne yapmak istediğini hayret ve sabırsızlıkla bekleyen Arvana Beyi’nin adamlarına dönerek alaylı bir şekilde :
-“Ata verdim yemedi, ite verdim yemedi. Bu altınlar olsa olsa sizin karnınızı doyururlar, bizim işimize yaramaz. Götürün bunu bana gönderene...” diyerek zavallı Arvana Beyi’ne buğday ve saman yerine altınlarını iade etmiş.
Bu insaniyetsizlikle hissizlikten ziyadesiyle nefret duyan ve gazaba gelen Arvana Beyi komşusuna dönerek ve altunlarına bakarak: “Dost sandımdı” demiş. Her şeye rağmen emekle topraktan gayrı hiçbir şeyin insana vefakâr olamayacağını ifade etmek isteyerek bundan böyle zamanımıza kadar Sandı ismini taşıyacak olan köyün Beyi’nden, toprağını daimi surette suya gark etmek sureti ile intikam almak hevesine düşmüş.
Kendi küçük beyliğinin sınırları içinde bulunan ve Suğla Gölü’nde bir dil gibi uzanan Bölme Burnu’nun güneyi ile Katır Tepesi’nin doğu etekleri arasındaki dar boğaza, hâlâ bugün bile izlerine tesadüf edilen geniş seddi inşa sureti ile gölü bir büyük ve üç küçük düdenden mahrum etmek ve yer altındaki mecralarını kaybeden suları gölün kıyısında ve gölün eteğinde bulunan Sandı Beyi arazisine saldırtmak istemiş.
Bugün nereden ve nasıl getirildiğine hayret edilen büyük kayaları sıra sıra yerleştirmekle işe başlamış. Bu sırada oğlu ölmüş.
Arvana Beyi:
-“Oğlum öldü ham tıraş, bense kaldım kır tıraş; dünyada ölüm olduğunu bilseydim koymazdım taş üstünde taş..” demiş.
Hiç beklenmeyen bu ölüm, bir hiçlik alemi olan dünyada intikam his ve hareketlerinin de boşluğunu Arvana Beyi’ne bu suretle anlatmıştır.

EFSÂNE ÜZERİNE AÇIKLAMALAR:
Yukarıda yazılmış olan Sandı Efsânesi, M. Mesud KOMAN tarafından Konya Halkevi Dergisi’nin Eylül 1942’de yayınlanan 47. sayısının 29. ve 30. sayfalarından olduğu gibi alınmıştır.
“Toprağının her karış parçası için ayrı bir efsâneye sahip bulunan Bozkırlılardan dinlemiştim.” diye yazan M. Mesud KOMAN, efsâne ile ilgili açıklamalar yaptığı bölümde; efsâneyi zamanın Bozkır Kaymakamı Salâhattin GÖRBİL’den dinlediğini, Arvana’nın Suğla Gölü’nün güneyinde bir köy olduğunu, gölün suları çoğalınca köyün önündeki tabii körfez de toprağın veya yeraltında bir su akımının mevcudiyetinin hissedildiğini, Arvana (Avrana) Beyi’nin Etiler devrinde bu havalide hüküm süren “Aravana Kralı” olduğunu, yeni Eti Devletini kuran Şuppiluliuma’nın son devirlerinde kendisine sadakatsizlik eden tabi devletlerden birinin de Aravana Devleti olduğunu, “Sandı” Beyi’nin ise belki bir Eti Prensi olduğunu, Arvana Krallığı zamanında bir takım şehir ve kale harabelerinin mevcut olduğunu, kalenin şimdiki Arvana Köyü’nün takriben beş kilometre batısında Tınastepe üzerinde bulunduğunu, bu tepe civarında ormanlık alan içinde önemli yıkıntılar olduğunu, köylülerin Arvana Kralı’nın yaptığını söylediği barajın önemli bir eser olduğunu, bu eserin bir dağdan bir dağa uzanmış olması Arvana köy düdenine (düden: göl ve denizdeki girdap, suyun dönerek akıp kaybolduğu yer) doğru gölün sularını akıtmamak için yapıldığı hissini verdiğini, Arvana’nın Türkçe’mizde “boz dişi deve” anlamına geldiğini belirtmektedir.
Eskiden Bozkır İlçesi’ne bağlı olan eski adıyla Arvana olarak anılan yer, şu anda Konya İli Seydişehir İlçesi’ne bağlı Çatmakaya Köyü’dür. Çatmakaya Köyü’nün 6 km. batı yönünde Tınaztepe adı ile bir mağara bulunmaktadır. Bu mağara yerli ve yabancı turistler tarafından gezilmektedir.
Eski adı ile Sandı olan köy ise; şu anda 1990 yılında yapılan idari düzenlemeler sebebiyle eskiden Bozkır İlçesi’ne bağlı bir kasaba iken ilçelik statüsüne kavuşturulan Yalıhüyük sınırları içinde kalmış olan Arasöğüt Köyü’dür.
Sandı: Osmanlı Devleti Tahrir Defterleri’nde; “Ulu Sandı” (Büyük Sandı) ve “Kiçi Sandı” (Küçük Sandı) adı ile kayıtlara geçmişti.
Bu açıklamalardan sonra Sandı Efsânesine konu olarak benzeyen, ancak başka varyantla söylenen “And Efsânesi”ne geçilmiştir.


Efsânelere Adını Vermiş Olan Sandı (Arasöğüt) Köyü.

AND EFSÂNESİ :

Vaktiyle dağlık mıntıkadaki Arvana Beyliği’nin sınırları içinde müthiş kuraklık oldu. Göller, bahçeler, ormanlar hep kuruyup hayvanlar ve insanlar açlıktan ölmeye başladı.
Halkının maruz kaldığı bu felaket karşısında iyiden iyiye bunalan Arvana Beyi, boş ve ıssız kalacak yurduna, halkının ıstırabına çareler bulmayı düşündü. Adamlarından birini çağırarak:
“- Hazinemin altunlarını katırların sırtlarına yüklet. Gara’da bulunan Fasal Beyi dostumuza git, halimizi anlat. Altunları buğday ve sair yiyecek maddeleri ile değiştirip gel.”emrini verdi.
Bey’in adamı, hazırlattığı katırlara altunları ve ayrıca birçok kıymetli hediyeleri yükleterek yola çıktı. Bin bir müşkülâtla Fasal Beyi’nin yanına vardı. Evvela kıymetli hediyeleri sundu. Fasal Beyi böyle kıymetli hediyelerle gelen bu zengin misafirleri o gün memnuniyetle kabul edip, yedirdi ve içirdi. Onlara izzet-i ikramlarda bulundu.
Ertesi gün, Arvana Beyi’nin elçisi getirdiği katırlar yükü altını Fasal Beyi’nin huzuruna dökerek, açlıktan muzdaripler namına, Beyi’nin ricalarını arz ve bu altunlar mukabilinde buğdayla sair yiyecekler verilmesini rica etti.
Fasal Beyi, şimdiye kadar görmediği ve işitmediği bu acı durum karşısında bir hayli düşündükten sonra bir adamına, çifte gözlü açık bir sandık yapılmasını, gözlerinden birine ekmek, diğerine de altun doldurulmasını ve kör bir insanında huzuruna getirilmesini emretti.
İstenilen kör, bir gözü altun diğer gözü ekmek dolu sandık; elçi ile birlikte oturan Fasal Beyi’nin huzuruna getirildi. Bey, köre hitaben sert bir sesle :
“- Sandığın içindekilerden ye!” emrini verdi. Zavallı kör, elleriyle aradı, taradı, sandığın bir gözünde bulunan ekmeği yiyip, altınları bıraktı.
Aynı sandık önce bir atın, sonra da bir itin önüne konuldu. Bu hayvanların her ikisi de altunlara dokunmayıp ekmeği yedi.
Bunun üzerine Fasal Beyi öfkeli bir tavırla:
“- Gördünüz ya! Köre verdim yemedi. Ata verdim yemedi. İte verdim yemedi. Ben nideyim bu altunları!” dedikten sonra :
“- Buğday besi bir aştır.
Altın küsü bir taştır.
Altunlar bana yaramaz.
Onları yollayana götürün...” dedi.
Biçâre Arvana Beyi’nin elçisi, getirdiği altunları tekrar katırlara yükleyerek ümitsizce memleketine döndü. Beyi’nin huzuruna çıktığında Fasal’da gördüklerini anlattı.
O zamana kadar babadan kalma dostluk ve iyi münasebetlerle geçinilen bir komşu Beyi’nin bu ağır muamelesinden gazaba gelen Arvana Beyi, aralarındaki dostluk, komşuluk münasebetlerinin kaldırılmasını ve atasının yakılmış vücudunun külü karıştırılmış mukaddes şarapla Fasal Beyi aleyhine and içilmesini emretti.
Bu emir üzerine çalgıcıların intikam havaları ile askerler marş söyleyip, şehrin bütün halkı da (hey... hey...) sesleri çıkararak er meydanında toplandı. Biraz sonra Bey’de siyah bir at üzerinde adamlarıyla er meydanındaki yerine geldi ve şunları söyledi:
“- Altunlarımıza mukabil bir avuç buğday vermek istemeyen Fasal Beyi bize hakaret etmiştir. Günü gelince intikam almak üzere mukaddes şarapla and içiyorum.”
Bey’den sonra halk, Beyleri’nin huzurunda mukaddes şarapla and içti.
Bey, açlıkla sefalet devam ettiğinden halkının bu felaketten kurtarılması amacıyla bir kere de uzun zamandan beri aralarında kanlı savaşlar neticesi kin ve intikam hisleri mevcut bulunan civar Bey’lerden Elbüz Beyi’ne müracaatı tecrübe etmek istedi. Bir adamına :
“- Altunları tekrar katırlara yüklet, komşumuz Elbüz Beyi’ne git. Başımıza gelen bu felaket sebebiyle kendisiyle iyi komşuluk münasebetlerinin yeniden kurulmasını ve bu altunlara mukabil halkımız için buğdayla sair yiyecek maddeleri istediğimizi söyle.” dedi.
Elbüz Beyi’nin katına varan elçi, iki komşu Bey arasında yeniden komşuluk ve dostluk haklarının tanınıp münasebet tesisi te




Comments